Şener Aktürk’ün ‘Modern Dünyanın Kökenleri’ Üzerine Eleştirel Bir İnceleme

Şener Aktürk’ün ‘Modern Dünyanın Kökenleri’ kitabı, Batı merkezli akademiye eleştiriler getiriyor ve tarihi olayları yeniden yorumluyor.

Muhammed Okçu, Şener Aktürk’ün kaleme aldığı Modern Dünyanın Kökenleri adlı eseri değerlendiriyor.

Günümüz uluslararası ilişkilerinde sıklıkla tartışılan konular arasında savaşlar, sürgünler ve soykırımlar yer alıyor. Bu bağlamda, nüfus mühendisliği ve tehcir gibi meseleler modern ulus devletlerin birer sonucu olarak öne çıkıyor. Ancak, bu konularla ilgili sunulan veriler genellikle yetersiz kalıyor veya gerçekleri çarpıtarak yanılgılara yol açıyor.

Şener Aktürk’ün Modern Dünyanın Kökenleri adlı çalışması, bu alanda yeni bir tartışma platformu oluşturması bakımından dikkat çekiyor. Aktürk, Batı merkezli akademinin nüfus mühendisliği tartışmalarını 20. yüzyıl ile sınırlı tutarak, bu olguların ulus devlet yapısıyla bağlantısını eleştiriyor. Ayrıca, Batı Avrupa’da Müslümanlar, Yahudiler ve Katolik olmayan diğer topluluklara yönelik uygulanan baskı ve katliamları da detaylandırarak bu meseleyi daha geniş bir perspektifle ele alıyor.

Ulus devlet formunun asimilasyon ve tektipleştirme üzerindeki etkisi yadsınamazken, Aktürk bu durumu açıklamada yetersiz kalındığını savunuyor. Eserinde, 11. ile 16. yüzyıllar arasında bu tür uygulamaların doğrudan papalık ve ruhban sınıfı tarafından gerçekleştirildiğini belirtiyor ve bu durumun modern ulus devletin bir öncülü olduğunu ifade ediyor.

Uluslararası ilişkilerde nüfus mühendisliği genellikle modern döneme ait bir olgu olarak kabul edilirken, Aktürk bunun daha köklü bir geçmişe sahip olduğunu ortaya koyuyor. Papalık, bu süreçte Batı Avrupa’daki mutlak hegemonyasını güçlendirmek için elde ettiği gücü kullanarak, kendisine tehdit olarak gördüğü tüm oluşumları tasfiye etme yoluna gitmiştir.

1075 yılında yayımlanan Dictatus Papae fermanı ile papalık, imparatorları tahtından indirebilecek bir güç elde etmiştir. Bu durum, Batı Avrupa’da bölgesel bir hegemonya eksikliği ve mevcut devletler arasındaki rekabetin papalığın otoritesini pekiştirmesine olanak tanımıştır.

Katoliklerin doğal lideri olan Papa, otoritesini tehdit eden her duruma sert karşılıklar vererek mevcut gücünü sürdürmeye çalışmıştır. Örneğin, Toulouse Kontu’nun Katharları yok etme talebini reddetmesi üzerine düzenlenen Haçlı seferi bu durumu gözler önüne sermektedir.

Ayrıca, Macaristan’da Müslüman ve Yahudilere resmi görevlerde yer verilmesi nedeniyle iki kez yasak cezasına maruz kalmaları, bu düşmanlığın trajik örneklerinden biridir. Katolik Kilisesi, siyasi ve dini olarak nüfuz edemediği gruplara karşı düşmanlık besleyerek bunu bir varlık mücadelesi olarak ortaya koymuştur.

Papalık, Katolik toplumu kontrol altında tutmak için Engizisyon, aforoz ve yasak gibi uygulamalara başvururken, Yahudi ve Müslümanlar üzerinde benzer bir kontrol mekanizması kurmamıştır. Bu nedenle, Katolik toplumları bu gruplara karşı bir silah olarak kullanma yoluna gitmiş, silah olmayı reddedenleri ise ortadan kaldırma yoluna başvurmuştur.

1215 yılından itibaren Hristiyan olmayanların farklı giyinmeye zorlanması ve 13. yüzyıldan itibaren Müslüman ve Yahudilerin insan olarak kabul edilmemesi, bu düşmanlığın boyutunu gözler önüne sermektedir. Papalık, hükümdarları kontrol altında tutmaya çalışırken, Yahudi ve Müslümanlar, hükümdarın malı olarak görülmeleri nedeniyle doğal müttefikler haline gelmişlerdir.

Güç sahipleri için kontrol edemedikleri gruplar doğal düşman olarak algılanmaktadır. Katolik olmayan toplulukları kontrol edemeyen kilisenin, onları Katolikleştirme çabalarının başarısız olması, onları doğal düşman olarak görmesini açıklamaktadır.

Aktürk, eserinde Barbastro, Lizbon, Sicilya, Mayorka, Minorka, Lucera, Macaristan, Portekiz, Kastilya, Navarra ve Aragon gibi yerlerde Müslümanların maruz kaldığı katliam, sürgün ve asimilasyon olaylarını detaylandırmaktadır. Aynı şekilde, Oksitanya’daki Kathar katliamları ve diğer bölgelerdeki Yahudi sürgünleri de gözler önüne serilmektedir.

Papalığın, Katolik olmayan toplulukları hedef alarak gerçekleştirdiği bu uygulamalar, Aktürk’ün tezinde ulus devlet formunun bir öncülü olarak kabul edilmektedir. Ulusçuluk, Protestanlıkla güç kazansa da, Katolik Kilisesi’nin eylemleri bu sürecin dışında kalmamaktadır.

11. yüzyıl ile 16. yüzyıl arasında modern milliyetçiliğin olmaması, bu olgunun farklı bir yapı olduğu anlamına gelmez. Modern ulus anlayışı, güce kutsiyet atfeden ve toplumu bu güce bağlı olarak inşa eden bir olgudur. Papalığın uygulamaları, modernitenin dayattığı tek tipleştirici ulus anlayışından çok da farklı değildir.

Aktürk’ün tezi, akademide yaygın kabul gören “toplum mühendisliğinin modern dönemin sonucu olduğu” önermesine karşı çıkarak, yaşanan olayların din/mezhep temelli politikalar olduğunu ortaya koymaktadır. Eser, mevcut akademik ön kabullere önemli bir reddiye sunarken, sağlam bir ampirik zemin üzerine inşa edilmiştir.

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu