Hikâye Metafiziği: Etik, Estetik ve Varlık Arasında
Hikâye Metafiziği, anlatıyı edebî tür sınırlarının ötesine taşıyarak etik, estetik, dil, bilinç ve varlık arasındaki ilişkiyi inceliyor.
Orhan Keskintaş’ın Hikâye Metafiziği adlı çalışması, hikâyeyi yalnızca bir edebî tür olarak değerlendirmiyor. Kitap; bilinç, etik, estetik, dil ve varlık arasındaki ilişkileri birlikte düşünerek anlatının kapsamını genişletiyor. Eserin önsözünde kurulan teorik çerçeve, hikâyenin hem toplumsal hem de ontolojik işlevini anlamaya yönelik bir başlangıç noktası oluşturuyor.
Bu çerçevenin merkezinde etik ve estetik siyaset arasındaki ayrım yer alıyor. Etik siyaset, başkasıyla kurulan ilişki üzerinden şekilleniyor. Yasa, sınırları belirleyip ötekini tanımlarken farklılıkları görünür kılıyor; ancak aynı süreç dışlama ve şiddet ihtimalini de beraberinde taşıyor. Emmanuel Levinas’ın ötekiyle karşılaşmayı etiğin başlangıcı olarak ele alan yaklaşımı ile Jacques Derrida’nın yasa, sınır ve şiddet üzerine düşünceleri, kitabın bu bölümündeki tartışmanın önemli dayanaklarını oluşturuyor. Empati ve sorumluluk vurgusu Levinasçı çizgiyi hatırlatırken, yasanın hem kurucu hem de dışlayıcı niteliği Derrida’nın düşüncesiyle kesişiyor.
Estetik siyaset ise yasa ve sınır fikrini geçici olarak askıya alarak varlığı bir bütünlük içinde kavramaya yöneliyor. Ludwig Wittgenstein’ın “ebedi bakış” düşüncesiyle ilişkilendirilen bu yaklaşımda, etik düzlemde kurulan ayrımlar estetik alanda çözülüyor. Şiddetin yerini sessizlik, ayrımın yerini birlik duygusu alıyor. Hikâye, varlıkla yokluk arasındaki çizgiyi belirsizleştiriyor. Keskintaş’a göre anlatının “varmış” ile “yokmuş”u aynı düzlemde buluşturan yapısı, onun yasaların ve kesin sınırların ötesine geçmesini mümkün kılıyor.
Kitapta pre-modern dönem üzerine yapılan değerlendirmeler, hikâyenin ontolojik niteliğine ilişkin tartışmayı daha da derinleştiriyor. Modern öncesi düşünme ve yaşama biçimlerinin hâkim olduğu bu dönemde hikâye, insanın bilinciyle bilinçdışının iç içe geçtiği bir alan olarak beliriyor. Anlatı, kişinin hem kendisini hem de başkasını semboller aracılığıyla kavradığı ortak bir bilinç zemini işlevi görüyor.
Ralph Waldo Emerson’un insanın bir yanıyla kendisi, diğer yanıyla kendini ifade etme biçiminden oluştuğu yönündeki düşüncesi, hikâyenin bu tamamlayıcı niteliğini açıklıyor. Anlatı, geçmişi örten bir kar örtüsü gibi çalışırken aynı zamanda geçmişten kalan izleri de siluet hâlinde görünür kılıyor. Böylece hatırlama ve unutma aynı anda gerçekleşiyor. Roland Barthes’ın sözlü anlatının yazıdan daha canlı bir niteliğe sahip olduğu yönündeki görüşü de hikâyenin ortak bellek kurma gücünü destekliyor.
Bu bakış açısında hikâye, bireysel bir anlatım olmaktan çıkarak kültürel hafıza, ritüel ve kimlik inşasıyla ilişkili bir olguya dönüşüyor. Coğrafya ve tarihle kurduğu bağ ona yerel bir karakter kazandırırken, semboller ve bilinç yapıları evrensel boyutunu ortaya çıkarıyor. Böylece hikâye; toplumların değişimlerini, krizlerini ve yeniden kuruluş süreçlerini yansıtan canlı bir alana dönüşüyor. Anlatıldıktan sonra eyleme geçen, yaşanan ve dünyayı etkileyen bir yapı olarak düşünülüyor.
Hikâye Metafiziği, Türk edebiyatındaki iki farklı eğilimi aynı hatta buluşturuyor. Bir tarafta imgesel yoğunluk ve çok katmanlı anlatım, diğer tarafta medeniyet fikri ve ahlaki sorumluluk bulunuyor. Hikâye bu anlayışta ne yalnızca estetik bir biçim ne de kültürün taşıyıcısıdır. O, dünyayı kuran ve aynı zamanda kurulmuş dünyayı sorgulayan bir düşünme ve var olma biçimidir.
Kitabın “Dinleyicinin Mevcudiyeti” başlıklı bölümünde hikâyenin birlikte anlam üretme etkinliği olduğu vurgulanıyor. Walter Benjamin’in hikâye anlatıcısını bir zanaatkâra benzeten yaklaşımından hareketle, anlatıcının yalnızca olay aktaran kişi olmadığı; dinleyiciyi düşünmeye, hatırlamaya ve kendisiyle yüzleşmeye çağırdığı belirtiliyor. Atasözleri de eski hikâyelerin kalıntıları ve olayların çevresini saran dersler olarak değerlendiriliyor. Bu bölümde hikâyenin dili, sanatçının kullandığı temel araç olarak ele alınıyor ve anlatıyı yorumlama biçiminin dil felsefesiyle doğrudan ilişkili olduğu ifade ediliyor.
“İnsanı Çağırmanın Konusu Yapan İsim” başlığında ise adlandırma eyleminin topluluk fikriyle bağlantısı kuruluyor. İsim, bir topluluğa katılmanın işareti ve ortak dünyaya girişin parolası olarak düşünülüyor. Bir nesnenin çağrılabilir hâle gelmesi, ancak onu paylaşan bir topluluk içinde mümkün oluyor. Bu yaklaşım, dilin insanları ve nesneleri ortak bir anlam alanında buluşturan kurucu niteliğine dikkat çekiyor.
Kitabın ikinci bölümü, doğrudan “Hikâye Metafiziği” başlığını taşıyor. “Hikâyenin Varlık Alanı” bölümünde varlık, sonsuzluk ve anlatı arasındaki ilişki felsefi bir zeminde ele alınıyor. Varlık sorusu dil sorusuna dönüşürken, Anadolu düşüncesinde varlık ve yokluğun birbirinden ayrı olsa da birbirinden kopamayacağı belirtiliyor. Mevcudiyetin ancak yoklukla birlikte kavranabileceği fikri, bölümün temel tartışma eksenlerinden birini oluşturuyor.
Sonsuzluk düşüncesi Tanrı’nın sonsuz varlığıyla ilişkilendiriliyor. Derrida’nın değerlendirmeleri doğrultusunda, ontolojik zeminin teolojiden önce gelmesi nedeniyle Orta Çağ düşüncesinde ontoloji ile teolojinin birbirinden kesin biçimde ayrılmadığı ifade ediliyor. Jung’un Doğu ve Batı arasındaki ayrımına da yer veren kitap, Batı’nın dünyayı daha çok kavramlar yoluyla açıklamaya çalıştığını; Doğu’nun ise varlığı akış hâlinde izlediğini belirtiyor.
Bu bölümde hikâyenin belirli ve somut bir mekâna sahip olmadığı, bilincin yüzeyinde başlayıp bilinçdışının derinliklerine uzandığı savunuluyor. Anlatı, insan ruhunun derin katmanlarını keşfetme çabası olarak ele alınıyor. Bu yönüyle hikâye, bilinç ile bilinçdışı arasında köprü kuran ve kavramsal düşüncenin ötesinde ruhsal bir alan açan bir yapı niteliği kazanıyor.
Üçüncü bölüm, “Hikâyenin Aynasında Sembol Evreni” adını taşıyor. Buradaki “Yorum ve Hikâyenin Yeniden Yapılandırılması” başlıklı kısımda, her anlatımın aynı zamanda bir yorum olduğu fikri öne çıkarılıyor. Hikâyenin farklı varyantları, içinde üretildikleri bağlama göre yeniden biçimleniyor. Aristoteles yorumu doğru ve yanlış ölçütleriyle değerlendirirken, Platon onu hata ve hakikat arasındaki gerilim içinde ele alıyor. Kant, yorumu öznel temsilin nesnel geçerliliği sorununa taşırken, Nietzsche yorumun hakikat ya da hata kategorilerine sığmayan, ahlaki bakımdan da doğrudan yalan sayılamayacak bir imkân sunduğunu savunuyor.
İslami düşüncede tevil, metnin kökensel anlamına dönmeyi ve hatırlamayı ifade ederken; tefsir, metni içinde bulunulan zaman ve mekânla ilişkilendirerek yeniden açıklar. Kitaba göre yorum sürecinde belirsizliğin tamamen ortadan kaldırılması mümkün değildir. Asıl mesele, bu belirsizliği daha anlaşılır hâle getirmektir. Ontolojik yorum anlayışı da hakikati kesin biçimde ortaya koymaktan çok, insanın sınırlılığını ve çaresizliğini görünür kılar.
Sonuç olarak Hikâye Metafiziği, anlatıyı edebiyatın sınırları içinde bırakmayarak etik, dil ve varlık ekseninde yeniden kuruyor. Etik-estetik siyaset ayrımı, hikâyenin başkasıyla kurulan ilişkiyi açığa çıkaran ve bu ilişkinin sınırlarını aşma imkânını içinde barındıran bir yapı olduğunu gösteriyor. Öteki, yasa ve anlatının sınırları bir araya geldiğinde hikâye, yalnızca temsil eden bir biçim olmaktan çıkıp düşünsel bir eyleme dönüşüyor.
Kitabın varlık tartışması, hikâyeyi doğrudan ontolojik bir zemine taşıyor. Mevcudiyet yoklukla birlikte düşünülüyor; dil, varlık sorusunun temel taşı hâline geliyor. Anlatı ise insan ruhunun derinliklerine açılan bir araştırma alanı olarak beliriyor. Etik farklılıkları görünür kılıyor, estetik bu farklılıkları askıya alıyor ve hikâye birlik arayışına yöneliyor.
Hikâye ve anlatıyla ilgilenen okurlar için dikkat çekici bir çalışma niteliği taşıyan kitabın künyesi şöyle: Hikâye Metafiziği, Orhan Keskintaş, Pınar Yayınları, 2022, 136 sayfa.




