Filistin Laboratuvarı: İsrail’in İşgal Teknolojilerini İhraç Etme Stratejisi

Antony Loewenstein’in Filistin Laboratuvarı kitabı, İsrail’in işgal altındaki topraklarda geliştirdiği teknolojilerin küresel etkilerini inceliyor.

ŞÜKRÜ UZUN / HAKSÖZ HABER

Avustralyalı gazeteci ve yazar Antony Loewenstein, 1974 yılında Melbourne’de Yahudi bir ailede dünyaya gelmiştir. Filistin meselesi, küresel silah ticareti ve gözetim teknolojileri üzerine yaptığı eleştirel çalışmalarla tanınmaktadır. Loewenstein’in 2023 yılında Metis Yayınları tarafından yayımlanan “Filistin Laboratuvarı” adlı eseri, İsrail’in işgal altındaki Filistin topraklarında yeni silah ve gözetim teknolojilerini nasıl test ettiğini detaylı bir şekilde ele almaktadır. Kitabın kapağındaki görsel, İsrail’in güneyinde askeri tatbikatlar için inşa edilen ve “mini Gazze” olarak adlandırılan yapay köyden bir görüntüdür. Bu köy, ev baskınları, sokak çatışmaları ve şehir savaşlarının simüle edildiği bir alan olarak tanımlanmaktadır.

“Filistin Laboratuvarı”, yalnızca Filistin’deki gözetim uygulamalarını incelemekle kalmaz, aynı zamanda bu teknolojilerin küresel ölçekte nasıl pazarlandığını da ortaya koyar. Örneğin, İsrail merkezli NSO Grup tarafından geliştirilen Pegasus yazılımı, siber gözetim vakalarında gündeme gelmiştir. Bu durum, Arakanlı Müslümanlara karşı kullanılan askeri ekipmanlar ve Akdeniz’deki mültecilerin izlenmesinde kullanılan insansız hava araçları gibi örneklerle desteklenmektedir. Kitap, modern savaş teknolojileri, gözetim kapitalizmi ve güvenlik endüstrisinin uluslararası dolaşımı üzerine eleştirel bir bakış açısı sunmaktadır.

Loewenstein’in eseri, Avustralya’nın en prestijli gazetecilik ödüllerinden biri olan Walkley Book Award’a layık görülmüştür. Kitap, “İsteyen Herkese Silah Satışı”, “11 Eylül’den Karlı Çıkanlar”, “Barışa Engel, İsrail İşgali Dünyaya Nasıl Satılıyor” gibi başlıklarla yedi bölümden oluşmaktadır. Loewenstein, İsrail’in Filistin’e yönelik politikalarına karşı çıkan Avustralyalı Yahudiler arasında güçlü bir ses olarak öne çıkmaktadır.

Kitabın önsözünde, 7 Ekim 2023’te Hamas’ın başlattığı Aksa Tufanı operasyonu, İsrail’in teknoloji ve istihbarata dayalı güvenlik anlayışının çöküşünü gösteren bir dönüm noktası olarak tanımlanmaktadır. İsrail’in gözetim araçlarının “nüfuz edilemez” olduğu inancı, stratejik körlüğe yol açmıştır. Bu durum, 11 Eylül öncesi istihbarat zaaflarıyla kıyaslanacak kadar ciddi bir güvenlik yanılgısı olarak değerlendirilmektedir.

Loewenstein, “Filistin laboratuvarı” kavramının Gazze’nin yalnızca bir çatışma sahası olmadığını, aynı zamanda yeni silah ve gözetim teknolojilerinin test edildiği bir alan haline geldiğini vurgulamaktadır. Aksa Tufanı sonrası İsrail’in sahada yeni silahlarını denemeye devam etmesi, bu süreci “toplu katliam fabrikası” olarak tanımlayacak kadar ciddi bir durum haline getirmiştir. Yazar, ABD, Birleşik Krallık, Avrupa ve Avustralya’da yükselen “Bizim adımıza değil” sloganıyla çatışmaya karşı vicdani bir duruş sergileyen insanların varlığına dikkat çekmektedir. Karamsar bir tabloya rağmen, kitabın iddiası net bir şekilde ortaya konmaktadır: “Filistin laboratuvarını sonlandırmak mümkün.”

Giriş bölümünde, Loewenstein, İsrail’in Filistin’e yönelik politikalarını yalnızca askeri bir işgal olarak değil, yapısal ayrımcılık ve sistematik eşitsizlik üreten bir düzen olarak değerlendirmektedir. Bu bölüm, Nathan Thrall’ın “Güney Afrika’daki apartheid 46 yıl sürdü; İsrail’dekisi ise 72. yılında ve hâlâ devam ediyor” sözleriyle başlamakta ve kitabın temel yaklaşımını ortaya koymaktadır. Filistin, sadece bir çatışma alanı değil; aynı zamanda güvenlik, gözetim ve kontrol teknolojilerinin test edildiği ve dünyaya ihraç edildiği bir “laboratuvar” işlevi görmektedir.

Yazar, İsrail’in küresel savunma sanayisindeki güçlü konumuna dikkat çekerek, silah ihracatının devlet politikalarıyla iç içe geçtiğini vurgulamaktadır. Bu durum, işgalin yalnızca ideolojik ya da güvenlik temelli değil, aynı zamanda ekonomik çıkarlarla bağlantılı olduğunu göstermektedir. Rusya’nın Ukrayna’yı işgali sonrasında İsrail savunma şirketlerinin hisselerinin %70 artması, güvenlik sektörünün krizlerden nasıl ekonomik kazanç elde ettiğini ortaya koyan önemli bir örnek olarak sunulmaktadır.

Giriş bölümünde ayrıca gözetim teknolojilerinin iktidar ilişkilerini güçlendirdiği vurgulanmaktadır. James Bridle’ın değerlendirmesi üzerinden, kitlesel gözetimin çoğu zaman güvenlik sağlamaktan ziyade mevcut güç yapılarını koruduğu ifade edilmektedir. Bunun yanında ABD ile İsrail arasındaki polis eğitim programları ve güvenlik işbirliği de ele alınmakta; bu süreçlerin devlet şiddetinin uluslararası ölçekte dolaşıma girmesine katkı sağladığı belirtilmektedir.

Son olarak yazar, İsrailli gazeteci Ronen Bergman’ın görüşleri üzerinden Filistin’de test edilen güvenlik teknolojilerinin küresel pazarda dolaylı bir pazarlama unsuru haline geldiğini tartışmaktadır. Böylece giriş bölümü, kitabın temel sorusunu ortaya koymaktadır: Güvenlik adına kurulan bu sistem demokrasiyi koruyan bir yapı mı, yoksa modern dünyanın yeni bir apartheid düzeni mi?

Loewenstein, kitabının ilerleyen bölümlerinde, İsrail’in silah ticareti politikasını ahlaki ilkelerden ziyade stratejik çıkarlar doğrultusunda şekillendirdiğini ifade etmektedir. 1967 sonrası dönemi bir kırılma noktası olarak sunan yazar, bu tarihten itibaren İsrail’in güvenlik söylemi ile ticari çıkarlarının iç içe geçtiğini vurgulamaktadır. Silah satışları, İsrail’in dış politikasının tamamlayıcı unsuru değil, bizatihi kendisidir. Silah ticaretinin yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda diplomatik bir araç olarak kullanıldığı ileri sürülmektedir.

Yazar, 11 Eylül sonrası oluşan küresel güvenlik atmosferinin İsrail tarafından nasıl stratejik bir avantaja dönüştürüldüğünü analiz etmektedir. Filistin toprakları, İsrail için yalnızca bir işgal alanı değil, aynı zamanda güvenlik teknolojilerinin geliştirildiği ve test edildiği bir “laboratuvar” işlevi görmektedir. Yazar, bu bağlamda, insansız hava araçları, sınır güvenliği sistemleri, biyometrik veri tabanları ve siber güvenlik yazılımlarının uluslararası pazarda talep gördüğünü vurgulamaktadır.

Loewenstein, kitabının ilerleyen bölümlerinde, İsrail’in geliştirdiği askeri ve gözetim teknolojilerinin yalnızca güvenlik amacı taşımadığını, aynı zamanda siyasal kontrol ve nüfus yönetimi aracı olarak kullanıldığını belirtmektedir. Bu durum, Filistin’in askeri ve gözetim teknolojilerinin test edildiği bir “laboratuvar” işlevi gördüğü tezini güçlendirmektedir. Pandemi döneminde uygulanan cep telefonu takip sistemleri ve elektronik kelepçe gibi teknolojiler, bu araçların yalnızca suçluları veya muhalifleri değil, genel nüfusu denetlemek için kullanılabileceğini göstermektedir.

Sonuç olarak, Loewenstein’in eseri, İsrail’in Filistin topraklarındaki politikalarını bir “laboratuvar” modeli olarak ele alarak, askeri-teknolojik üstünlük, ideolojik meşrulaştırma ve küresel savunma sanayisi aracılığıyla uzun vadeli hegemonya kurmayı hedeflediğini ortaya koymaktadır. Kitap, modern etnik milliyetçilik, gözetim teknolojileri ve uluslararası savunma sanayisinin kesişim noktalarını disiplinler arası bir perspektifle değerlendirerek Filistin üzerinde süregelen kontrolün ve uluslararası sessizliğin birbirini besleyen yapısını gözler önüne sermektedir.

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu