İsrail’in Batı Şeria’daki İşgali: Hukuki Süreç ve Sonuçları

İsrail, Batı Şeria’daki işgalini hukuki düzenlemelerle kalıcı hale getiriyor. Bu süreçteki adımlar ve sonuçları incelendi.

Mehmet Rakipoğlu/Fokusplus

İsrail’in Batı Şeria’daki İşgali: Hukuki Süreç ve Sonuçları

İsrail, 15 Şubat 2026 tarihi itibarıyla Batı Şeria’daki fiili işgalini hukuki bir çerçeveye oturtan önemli bir karar paketi uygulamaya koydu. Kamuoyuna “arazi ihtilaflarının çözümü” ve “şeffaflık” gibi söylemlerle sunulan bu adımlar, aslında Batı Şeria’daki mülkiyet rejimini köklü bir şekilde değiştirerek yerleşimci terörünün artışını hızlandıran ve Filistinli varlığını sistematik olarak zayıflatan bir sürecin başlangıcını işaret ediyor. Bu kararlar arasında; Batı Şeria’daki tapu kayıtlarının gizliliğinin kaldırılması, arazilerin doğrudan Yahudilere satışına yönelik tarihsel kısıtlamaların iptali, gayrimenkul alımlarında ön izin şartının kaldırılması ve İsrail kurumlarına Filistin Yönetimi’nin yetki alanlarında bile denetim ve yaptırım yetkilerinin tanınması yer alıyor. Ayrıca, işgalci rejimin toprak satın alımını kolaylaştıracak yeni bir mekanizma devreye alındı. Bu düzenlemeler, tekil değişiklikler gibi görünse de, İsrail’in Batı Şeria’daki işgalini askeri kontrolün ötesine taşıyarak kalıcı bir ‘sivil ve hukuki’ egemenlik rejimine dönüştürme iradesini yansıtıyor. Dolayısıyla, tartışılan mesele artık İsrail’in Batı Şeria’yı ilhak edip etmediği değil; ilhakı hangi araçlarla, hangi hızda ve hangi uluslararası boşluklardan yararlanarak gerçekleştirdiğidir.

Hukuk Üzerinden İlhak

İsrail’in son kararı, Batı Şeria’daki işgal uygulamalarını toprak mülkiyeti üzerinden kalıcı hale getirmeyi amaçlıyor. Bu bağlamda, hukuku kendine özgü bir şekilde ihdas eden işgalci İsrail, mülkiyet rejimini yeniden şekillendiriyor. Yerel tapu kayıtlarının gizliliğinin kaldırılması ve arazi satışına yönelik kısıtlamaların iptali, Filistinlilerin bireysel ve kolektif mülkiyetlerini ciddi bir şekilde savunmasız bırakıyor. Özellikle Osmanlı, İngiliz Mandası ve Ürdün dönemlerinden kalan, çoğu zaman eksik veya İsrail makamlarınca geçersiz sayılan kayıtlar, Filistinli çiftçilerin ve kırsal toplulukların aleyhine işliyor. Bu adımlar, İsrail’in daha önce “devlet arazisi” kavramı üzerinden uyguladığı kamulaştırma politikasını yeni bir aşamaya taşıyor. Artık topraklar yalnızca askeri gerekçelerle değil, piyasa mekanizmaları, tapu işlemleri ve idari düzenlemeler yoluyla el değiştiriyor.

Ön izin şartının kaldırılması ve denetimlerin azaltılması, sahtecilik, baskı ve dolaylı zorlamalarla yapılan satışların önünü açabilecek bir ortam yaratıyor. Bu dönüşüm, özellikle Oslo Anlaşmaları ile belirlenen C Bölgesi’nde belirgin hale geliyor. Batı Şeria’nın yaklaşık yüzde 60’ını kapsayan bu bölge, zaten İsrail’in tam güvenlik ve idari kontrolü altındaydı. Yeni düzenlemelerle birlikte C Bölgesi, hukuken de İsrail yerleşim sistemine entegre edilen bir alan haline geliyor. Böylece Oslo düzeninin öngördüğü geçici statü fiilen ortadan kalkıyor ve ilhak, askeri bir ilan olmaksızın tapular üzerinden ilerliyor.

Yerleşimci Şiddet ve Cezasızlık

İsrail’in ‘hukuki-idari’ adımları, Batı Şeria’daki yerleşimci şiddetiyle bağlantılıdır; bu iki süreç eş zamanlı ve tamamlayıcı bir şekilde ilerliyor. Diğer bir deyişle, İsrail’in Batı Şeria’daki işgali ‘hukukileştirme’ sürecinin tamamlayıcı unsurları, yerleşimcilerin artan terör eylemleri ve İsrail’in bu eylemleri cezasız bırakmasıdır. Son yıllarda yerleşimcilerin Filistinlilere yönelik saldırılarındaki artış, bu sürecin tesadüfi olmadığını ortaya koyuyor. Kundaklama, gasp, tarım arazilerinin işgali ve fiziksel saldırılar, işgal altındaki Filistin topraklarında yaşamı sürdürülemez hale getiriyor. Bu şiddetin belirgin özelliği, İsrailli yerleşimci teröristlerin herhangi bir cezaya maruz kalmaması; adeta cezadan muaf tutulmalarıdır. Yerleşimci terörünün mekân gaspının yanı sıra fiziksel ve maddi şiddet üretmesine karşı ‘Ortadoğu’nun en demokratik ülkesi’ olarak tanımlanan İsrail’de, herhangi bir soruşturmanın açılmaması ya da soruşturma açılsa bile hızlı bir şekilde üstünün örtülmesi, mahkûmiyet oranlarının son derece düşük kalması ve geçmişte yerleşimcilere uygulanan bazı idari tedbirlerin kaldırılması, fiilen bir dokunulmazlık rejimi yaratıyor.

‘Hukukun üstünlüğünün Ortadoğu’da yalnızca İsrail’de geçerli olduğu’ anlatısını pazarlayan işgal rejiminin bu yozlaşmış politik ve hukuki atmosferinde yerleşimci şiddeti, bireysel aşırılığın ötesinde mekânsal tasfiyenin aracı haline geliyor. Sahadaki pratik, genellikle öncelikle yerleşimci teröristlerin saldırılarıyla başlıyor; ardından baskılar ve İsrail kolluk kuvvetleriyle Filistinlilerin günlük yaşamı zorlaştırılıyor, sonrasında ise “güvenlik” gerekçesiyle erişim kısıtlamaları getiriliyor. En son aşamada ise söz konusu alanlar ya “devlet arazisi” ilan ediliyor ya da yeni mülkiyet düzenlemeleriyle yerleşimcilere devrediliyor. İsrail’in son kararı, bu süreci hızlandıracak ‘hukuki’ zemini güçlendiriyor.

Filistinli Varlığın Aşındırılması

İsrail’in Batı Şeria’daki stratejisi yalnızca toprak kazanımına değil, aynı zamanda Filistinli siyasal ve toplumsal varlığın sürdürülebilirliğini ortadan kaldırmaya yöneliktir. Bu hedef, Filistin Yönetimi’nin sistematik biçimde zayıflatılmasıyla destekleniyor. Son yıllarda Filistin’e ait vergi gelirlerinin bloke edilmesi, kamu maaşlarının ödenememesi ve temel hizmetlerin aksaması, Batı Şeria’daki ekonomik ve kurumsal yapıyı kırılgan hale getirmiştir. Bu durum, iki ihtimali aynı anda doğuruyor. Birincisi, Filistin Yönetimi’nin işlevsiz hale gelmesi durumunda İsrail’in “alternatif yok” söylemiyle doğrudan yönetimi meşrulaştırması. İkincisi ise Filistinlilerin, parçalanmış coğrafi alanlar içinde sürekli denetim altında, siyasi haklardan yoksun bir nüfus olarak varlıklarını sürdürmek zorunda kalmalarıdır.

Ortaya çıkan yapı, ne iki devletli çözüm perspektifiyle ne de eşit haklara dayalı tek devlet modeliyle örtüşüyor. Daha ziyade, hukukun ve hakların etnik kimliğe göre dağıtıldığı kalıcı bir eşitsizlik rejimi şekilleniyor. İsrail hukuku yerleşimciler için eksiksiz işlerken, Filistinliler askeri emirler, geçici izinler ve keyfi uygulamalarla yönetiliyor. Bu durum, işgalin artık geçici bir güvenlik düzenlemesi olmaktan çıkıp kurumsallaşmış bir egemenlik biçimine dönüştüğünü gösteriyor.

Sonuç olarak, İsrail’in Batı Şeria’da aldığı son karar, özünde yeni bir politika değil; on yıllardır adım adım ilerleyen bir ilhak projesinin açık ve kurumsal bir aşamasıdır. Hukuki düzenlemeler, yerleşimci şiddeti ve idari tasfiye politikaları aynı stratejinin parçaları olarak birbirini tamamlıyor. Bu strateji, Filistin’i coğrafi, hukuki ve demografik olarak parçalayarak geri döndürülemez bir gerçeklik yaratmayı amaçlıyor.

Uluslararası toplum açısından temel soru, artık kınama beyanlarının ötesine geçip geçemeyeceğidir. İsrail, somut yaptırımlarla karşılaşmadığı her dönemde işgali derinleştirmiştir. Bugün gelinen nokta, bu cezasızlık döngüsünün doğal sonucudur. Eğer bu süreç durdurulmazsa Batı Şeria, ilan edilmemiş ama fiilen tamamlanmış bir ilhak rejiminin kalıcı sahnesi olmaya devam edecektir. Bu durum, yalnızca Filistinlilerin değil, uluslararası hukukun ve kurallara dayalı düzen iddiasının da aşınması anlamına geliyor.

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu