Sekülerleşme Teorisinin Krizi ve İslam Dünyasındaki Yansımaları

Sekülerleşme teorisinin İslam dünyasındaki yansımaları ve modernleşme ile ilişkisi üzerine derinlemesine bir analiz.

Yasin Aktay / Yeni Şafak

Modern dünyanın kendini anlamlandırma çabalarının en önemli unsurlarından biri olan sekülerleşme, tarihsel bağlamda ele alındığında, özellikle İslam dünyasındaki gelişmelerin idealize edilmiş biçimiyle bile modernleşmenin bir sonucu olarak görülmediğini ortaya koymaktadır.

Uzun bir süre boyunca, modernleşmenin kaçınılmaz olarak sekülerleşmeyi getireceği, ekonomik gelişim, şehirleşme, eğitim seviyesinin artışı ve bilimsel bilginin yaygınlaşmasının dinin toplumsal etkisini azaltacağı düşünülüyordu. Bu düşünce, yalnızca akademik bir teori değil, aynı zamanda modern dünyanın kendisi hakkında bir inanç ve anlatıydı.

Sekülerleşme teorisi, modern dünya için bir açıklamadan ziyade bir beklenti ve müjdeci bir kehanet olarak algılanıyordu. Ancak son elli yılda yaşanan gelişmeler, bu büyük anlatının temel varsayımlarını ciddi şekilde sorgulamaya açtı. Dinin modern dünyadan çekilmesi beklenirken, birçok bölgede dinin yeniden kamusal alanda varlık göstermesi dikkat çekici bir durum haline geldi.

Bu dönüşüm yalnızca İslam dünyasında değil, aynı zamanda ABD, Hindistan, Latin Amerika, İsrail ve Avrupa’nın çeşitli kesimlerinde de farklı şekillerde gerçekleşti. Böylece sekülerleşme teorisinin en temel önermesi olan “modernleşme arttıkça din azalır” düşüncesi giderek daha fazla eleştiri almaya başladı.

Günümüzde sosyal bilimlerde önemli bir gelişme, modernlik ile sekülerlik arasında kurulan zorunlu ilişkinin çözümlenmiş olmasıdır. Bir zamanlar sekülerleşme teorisinin güçlü savunucularından bazı sosyal bilimciler, modern dünyanın aslında çok daha karmaşık bir ilişki ağı içinde geliştiğini ortaya koymuştur.

Bu eleştiriler, sekülerleşme teorilerinin açıklamakta yetersiz kaldığı gelişmelerin ortaya çıkmasıyla da ilgilidir. Bugün daha net bir şekilde görebiliyoruz ki modern dünya, dinin tamamen tasfiye edildiği bir alan değil, farklı dinsel ve seküler varoluş biçimlerinin bir arada yaşadığı post-seküler bir dünyadır.

Bizim uzun zamandır savunduğumuz gibi, din ile sekülerlik arasında bir galibiyet mücadelesi yoktur. Asıl mesele, modern yaşamın karmaşıklığı içinde insanın anlam arayışı, özgürlük talebi, ahlaki sorumluluğu ve toplumsal dayanışmayı nasıl yeniden inşa edebileceğidir. Bu nedenle, sekülerleşme meselesini yalnızca Batı’nın tarihsel deneyimiyle sınırlı bir sorun olarak değil, insanın kendisiyle, dünyayla ve aşkınlıkla kurduğu ilişkinin sürekli yeniden üretilen bir boyutu olarak değerlendirmek gerektiğini düşünüyoruz.

Sekülerleşmeyi tarihsel bir perspektifle ele aldığımızda, İslam dünyasındaki gelişmelerin modernleşmenin bir sonucu olmadığı gerçeği öne çıkmaktadır. Daha da önemlisi, İslam dünyasında sekülerleşme ile sömürgeleşme arasındaki ilişki oldukça yakındır.

Gündelik yaşamın dünyevileşmesi, sekülerleşmenin önemli bir boyutunu oluşturmakla birlikte, bu durumun yalnızca modern zamanlarda değil, her dönemde önemli bir konu olduğunu unutmamak gerekir. Modern çağda gündelik hayatın sekülerleşmesi, dini hareketlerin gelişimini engelleyememiştir. Dindarlık ve sekülerliğin toplumun farklı kesimlerinde bir arada var olabildiği örnekler, modern dönemde de mevcuttur. Ancak sekülerliğin bir yaşam biçimi olarak insanlara dayatılması, İslam dünyasının sömürgeleştirilmesi ve din ile devlet işlerinin ayrılmasıyla doğrudan ilişkilidir.

Burada sekülerliğin tarihsel boyutunun çağımıza ve toplumlarımıza ait bir başka yönü de göz önünde bulundurulmalıdır. Batı’da laiklik, uzun dini çatışmaların bir sonucu olarak ortaya çıkarken, İslam dünyasına sunulan laiklik modeli, Avrupa’nın İslam dünyasına dayattığı bir model olarak gelişmiştir. Bu dayatmalar, sekülerleşmenin veya laikliğin Batı’daki deneyimlere referansla her zaman din barışına daha fazla hizmet ettiği yönündeki başka bir anlatıyla sürekli desteklenmeye çalışılmıştır. Ancak İslam dünyasında laiklik, Avrupa’nın Ortaçağındaki bağnaz dinciliklerden daha az bir ideolojik tercih haline gelmiştir.

Laiklik, bir yönetim modeli veya barış sağlayan bir çözüm olmaktan ziyade, diğer dinler üzerinde ve özellikle İslam üzerinde ağır baskılar uygulayan bir dinsel tercih olarak işlev görmüştür. Bu haliyle, toplumsal barışa hizmet etmek bir yana, barışa karşı en büyük tehditlerin kaynağı haline gelmiştir.

Sekülerleşme, İslam dünyasında ne demokrasi ne de toplumsal barış getirmiştir; aksine, birçok despotik rejim büyük ölçüde seküler bir siyaset izlemektedir. İslam dünyasında halkın inançlarına, değerlerine ve geleneklerine karşı savaşan bir sömürge ajanı gibi işleyen sekülerliğin, buna rağmen toplumda tetiklediği direniş, sekülerleşmenin öngörülen sosyolojik gelişimini de engellemiştir.

Bu nedenle, İslam dünyasında sekülerleşme analizleri yalnızca dinselliğin veya dindarlığın ölçüldüğü bir çerçeveye sıkışamaz. Sekülerleşme ile modernleşme ve demokratikleşme arasındaki ilişkiler, basit sosyolojik modellerle anlaşılamaz.

Sekülerleşme, Avrupa’da da tek bir modelde gelişmediği gibi, dinin Avrupa’da zannedildiği gibi mutlak bir çekilme durumu yaşamadığı görülmektedir. Aynı şekilde, İslam dünyasının modernleşmesi de zorunlu olarak bir sekülerleşmeyi beraberinde getirmemiştir. En baskıcı seküler rejimlerde bile dindarlığın veya İslamcılığın daha büyük gelişmeler kaydettiği örnekler mevcuttur. Devletin laikleşmesi, halkın dindarlığa tutunmasını da beraberinde getirmiştir; bu durum, laikliğin dışsal bir müdahale olarak algılanmasının bir sonucudur. Türkiye, bu örneklerin başında gelirken, Cezayir, Suriye ve Tunus gibi ülkeler de devlet laikliğine karşı halkın dindarlaşma cevabının kendine özgü örnekleridir.

Aynı şekilde, İran gibi din adına baskıcı bir rejimde ise sekülerleşme halkın direniş dilini temsil etmektedir. Bu örnekler, durumun zannedildiğinden daha karmaşık olduğunu göstermektedir. Devletin laikliği ile halkın dindarlaşma veya sekülerleşme süreçlerinin doğrusal bir ilişki içinde ilerlemediğini gösteren yeterli örnek bulunmaktadır.

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu