Kimsesiz Çocuklar ve Toplumun Sessiz Çığlığı
Türkiye’de kimsesiz çocukların durumu ve toplumsal sorunlar üzerine bir değerlendirme.
Kimsesiz Çocuklar ve Toplumun Sessiz Çığlığı
Türkiye’de binlerce çocuk, ailelerinin kuramadığı bir hayatı devletin oluşturduğu kurumlarda sürdürmeye çalışıyor. Bu çocuklar kimdir? Gerçekten kimsesizler mi, yoksa toplumun göz ardı ettiği bir kırılmanın sessiz tanıkları mı?
Günümüzde “çocuk esirgeme” olarak adlandırılan yapı, Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı’nın koruma sistemi aracılığıyla çocuklara barınma, eğitim ve temel ihtiyaçlar sunmaktadır. Ancak, bu durumun görünmeyen boyutları da bulunmaktadır.
Koruma altına alınan çocukların büyük bir kısmı, anne-babalarını tamamen kaybetmiş değillerdir. Çoğu, hayatta olan fakat çeşitli sebeplerle bakım veremeyen ailelerden gelmektedir. Aile içindeki şiddet, ekonomik yetersizlik, alkol ve madde bağımlılığı, terk edilme veya ilgisizlik gibi sebepler, bu çocukların korunma altına alınmasının başlıca nedenleri arasında yer almaktadır.
Bu durum, yalnızca çocuğu koruma meselesi değil, aslında aileyi koruyamama meselesidir. Türkiye’de son yıllarda yapılan araştırmalara göre, kurum bakımında yaklaşık 13.000 ile 15.000 çocuk bulunmaktadır. Ayrıca, koruyucu aile yanında büyüyen çocuk sayısı 10.000’in üzerindedir. Kurumsal yurt modelinden daha küçük ölçekli ev tipi bakım sistemine geçiş hız kazanmıştır. Bu rakamlar, sorunun bireysel değil, toplumsal bir boyutta olduğunu açıkça göstermektedir.
Görünmeyen Sorunlar
Devlet, çocuklara barınma ve eğitim sağlasa da, hiçbir kurum bir annenin şefkatini tam anlamıyla sunamaz. Bu nedenle, bu çocuklar fiziksel olarak büyürken, duygusal olarak eksik kalmaktadırlar. “Ben kime aitim?” sorusu, bu çocukların en büyük yüklerinden biridir. Aile bağlarının zayıflığı, ilerleyen yaşlarda kimlik bunalımı ve uyum sorunlarını beraberinde getirmektedir.
Kurumlardaki bakım görevlileri çoğu zaman özveriyle çalışsalar da, bir personele düşen çocuk sayısının fazlalığı, birebir ilginin sınırlı olmasına neden olmaktadır. Bu durum, sistemi insani bağdan uzaklaştırarak idari bir düzene dönüştürebilmektedir. Kurumdan ayrılan gençler, 18 yaşına geldiklerinde iş bulmakta zorluk çekmekte, sosyal destekten kopmakta ve yalnızlık ile yönsüzlük nedeniyle riskli alanlara sürüklenebilmektedirler. Bu da sorunun kurum içinde değil, hayatın tamamında devam ettiğini göstermektedir.
Temel Soru: Bu Çocuklar Neyin Mağduru?
Bu soruya tek bir yanıt vermek kolay değildir. Aile yapısındaki çözülme, değer aktarımındaki zayıflama ve sorumluluk bilincinin gerilemesi, bu çocukları ahlaki erozyonun kurbanı haline getirmektedir. Ancak daha derin bir bakış açısıyla bakıldığında, bu çocuklar bir tercihin değil, toplumsal ihmalkârlığın mağdurlarıdır.
Ne Yapılmalı?
Koruyucu aile sistemi daha fazla teşvik edilmeli, aileler dağılmadan önce erken destek mekanizmaları devreye girmelidir. Kurumlarda psikolojik destek artırılmalı ve çocuk başına düşen bakım kalitesi yükseltilmelidir. 18 yaş sonrası için ise istihdam, rehberlik ve sosyal uyum programları güçlendirilmelidir.
Son Söz
Bir çocuk devlet korumasına muhtaç hale geliyorsa, orada sadece bir aile değil, bir toplum da görevini yerine getirememiştir. Bu mesele yalnızca kimsesiz çocuklar meselesi değildir; asıl mesele, kimsesizleşen bir toplum gerçeğidir. Sonuç olarak, bu durum sadece sosyal bir yara değil, aynı zamanda derin bir emaneti ve sorumluluğu da beraberinde getirmektedir. Kur’an-ı Kerim’de “Yetimi sakın ezme” buyurularak en zayıfın korunması doğrudan bir iman meselesi haline getirilmiştir. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) ise, “Ben ve yetime bakan kimse cennette şöyleyiz” diyerek bu konunun önemini vurgulamıştır. Bu çocuklar bir kurumun değil, ümmetin ve insanlığın emanetidir. Onları yalnızca barındırmak değil; korumak, sevmek ve hayata hazırlamak, aslında kendi insanlığımızı korumaktır. Çünkü yetime sahip çıkamayan bir toplum, eninde sonunda kendi geleceğini de sahipsiz bırakır.
İSLAMİ HABER “MİRAT”




