İslami barış arayışı ve savaşın sona erdirilme ölçütleri

İran-Irak Savaşı deneyimi üzerinden İslami barış anlayışı, kalıcı güvenlik, saldırganın cezalandırılması ve bağlayıcı garantiler çerçevesinde ele alınıyor.

İran’da Birinci Kutsal Savunma’nın yıldönümü anılırken, metinde Üçüncü Kutsal Savunma olarak tanımlanan çatışma döneminin ortasında bulunulduğu vurgulanıyor. 22 Eylül 1980’de, İslam Cumhuriyeti’nin kuruluşundan yaklaşık bir buçuk yıl sonra Irak’ın İran’a saldırması, yazara göre yeni siyasi düzeni hedef alan kapsamlı bir girişimdi. Saldırının, dönemin koşullarına ve savaş hukukuna aykırı yöntemlerle yürütüldüğü ileri sürülüyor.

Metinde, Saddam Hüseyin’in savaş sonrasında yaptığı belirtilen açıklamalara dayanılarak Batılı güçlerin İran Devrimi’nden duyduğu rahatsızlık nedeniyle İran ve Irak’ı sekiz yıl sürecek bir çatışmaya sürüklediği savunuluyor. Bu yaklaşımın hedefinin iki ülkenin kaynaklarını tüketmek ve ABD ile İsrail’in bölgedeki etkisini artırmak olduğu öne sürülüyor. Irak ordusunun, İran’daki yeni düzeni kısa sürede yıkma ve ülkeyi parçalama amacıyla harekete geçirildiği iddiası da bu çerçevede aktarılıyor.

Yazar, savaşı yalnızca Irak ile İran arasındaki bir vekâlet çatışması olarak değerlendirmenin eksik kalacağını belirtiyor. ABD, Avrupa ülkeleri, İsrail, bazı Arap devletleri ve başka ülkelerin Irak’a siyasi, askeri veya lojistik destek verdiği ileri sürülürken, İran’ın konvansiyonel silahlara erişiminin de sınırlandırıldığı ifade ediliyor. Metinde yer verilen bazı Batılı kaynaklara göre, İran’a karşı kullanılan silahların toplam miktarı 300 bin tonu, ekonomik değeri ise 96 milyar doları aşmıştı.

Savaşın sona erdirilmesi tartışması

Savaşın ilk haftalarında İran’ın direnebileceği ve çatışmayı uzun süreli bir yıpratma savaşına dönüştürebileceği anlaşılınca, uluslararası platformlarda savaşın adil koşullarda sona erdirilmesinden çok “durdurulması” çağrıları öne çıktı. O dönemde İran topraklarının bir bölümünün işgal altında olduğu hatırlatılarak, saldırganın sorumluluğunun tespit edilmesi ve işgal güçlerinin çekilmesi yerine İran’dan müzakere masasına oturmasının istendiği belirtiliyor.

Bu yaklaşımın, yazara göre, savaşın sorumluluğunu başlatan taraftan alıp saldırıya uğrayan ülkeye yükleme riski taşıdığı savunuluyor. Ayrıca İran’ın zamanla toprak kayıplarını kabullenmeye, Batı’nın bölgesel düzenini benimsemeye ve bağımsızlık hedefinden uzaklaşmaya zorlanmasının amaçlandığı ileri sürülüyor.

Metin, günümüzdeki çatışma ortamını savaşın ilk yıllarıyla karşılaştırarak benzer bir yöntemin sürdüğünü iddia ediyor. Buna göre İran’ın durdurulması ve bağımlı bir siyasi çizgiye çekilmesi hedefleniyor. Ancak İran’ın geçmişe kıyasla daha güçlü bir konumda olduğu, askeri kapasitesini geliştirdiği ve bölgesel caydırıcılık kazandığı belirtilerek, bu stratejinin bugün daha zor uygulanabileceği savunuluyor.

İmam Humeyni’nin savaşın ortasında sunulan barış önerilerine yaklaşımı da metnin temel başlıklarından birini oluşturuyor. Sahife-i İmam’dan aktarılan değerlendirmelerde, saldırı sürerken yapılan uzlaşma çağrılarının gerçek bir barıştan çok saldırıya meşruiyet kazandırabileceği ve yeni bir savaşın zeminini hazırlayabileceği görüşü yer alıyor. Bu anlayışta “Amerikan barışı”, çatışmanın nedenlerini ortadan kaldırmadan geçici bir ateşkes sağlamak; “İslami barış” ise saldırganlığın sonuçlarıyla birlikte ele alındığı kalıcı bir çözüm anlamına geliyor.

Kalıcı barış için öne sürülen koşullar

Metinde, savaşın sona erdirilmesi için beş temel şart sıralanıyor. İlk olarak çatışmanın, karşı tarafın yeniden güçlenmesine ve daha ağır saldırılar düzenlemesine imkân vermeyecek biçimde kalıcı olarak bitirilmesi gerektiği savunuluyor. İkinci şart, saldırganın cezalandırılması ve ülkenin gelecekte kendisini savunabilecek caydırıcılık düzeyine ulaşması olarak ifade ediliyor.

Diğer koşullar ise saldırıya uğrayan tarafın maddi ve manevi zararlarının karşılanması, egemenliğin ülkenin bütün topraklarında yeniden tesis edilmesi ve varılan anlaşmaların uygulanmasını güvence altına alacak bağlayıcı mekanizmaların kurulması şeklinde sıralanıyor.

İmam Humeyni’nin, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi üyelerinin önemli bölümünü İran’a yönelik saldırının faili veya destekçisi olarak gördüğü için bu kanal üzerinden yürütülecek bir çözümü başlangıçta yeterli güvenceye sahip bulmadığı aktarılıyor. Buna rağmen savaşın sona erdirilmesini, “ilahi görev” ve “maslahatın gereği” olarak değerlendirerek kabul ettiği belirtiliyor. Aynı dönemde yayımlanan ve “Direniş Mesajı” olarak anılan metinde ise İran’ın temel tutumundan vazgeçmediği vurgulanıyordu.

1988’de savaşın sona ermesini sağlayan Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin 598 sayılı kararının, önceki kararlardan farklı olarak bazı İran taleplerini içerdiği ifade ediliyor. Bu kapsamda savaşın kalıcı biçimde bitirilmesi, Irak birliklerinin İran topraklarından çekilmesi, ülkenin toprak bütünlüğünün korunması ve İran’ın askeri caydırıcılığını güçlendirecek koşulların oluşturulması öne çıkıyor. Metne göre İran, sonraki yaklaşık kırk yıl boyunca bölgedeki çeşitli krizlere rağmen güvenlik ve istikrarını korumayı başardı.

Yazar, günümüzdeki savaş ortamının başlangıç koşulları, tarafların meseleleri ele alış biçimi ve İran’ın direniş anlayışı bakımından 1980’li yıllardaki çatışmayla benzerlik taşıdığını savunuyor. Bununla birlikte İran’ın askeri gücündeki artışın ve savaş yöntemlerindeki değişimin iki dönem arasındaki önemli farklar olduğu belirtiliyor.

Bugün her iki tarafın da barıştan söz ettiği, ancak bu kavramın farklı biçimde yorumlandığı ileri sürülüyor. Metne göre bir yaklaşım, yeni bir saldırının nedenlerini ortadan kaldırmadan çatışmayı geçici olarak durdurmayı öngören “Amerikan barışı”; diğer yaklaşım ise güvenlik, egemenlik ve caydırıcılık koşullarını güvence altına alan İslami barış anlayışıdır.

Bu çerçevede İslami barış; İran’dan Filistin’in Batı Şeria bölgesine kadar direniş olarak tanımlanan cephelerde çatışmaların kalıcı biçimde sona ermesini, ilgili aktörlerin askeri caydırıcılık kazanmasını ve İran’ın toprak bütünlüğünün korunmasını gerektiriyor. Metin ayrıca Hürmüz Boğazı, Basra Körfezi ve Umman Denizi üzerindeki egemenliğin korunmasını, İran’a yakın çevredeki ABD askeri üslerinin kapatılmasını ve saldırganların cezalandırılmasını bu anlayışın unsurları arasında sayıyor.

Sonuç olarak yazı, barışın yalnızca silahların susmasıyla ölçülemeyeceğini; kalıcı güvenlik, saldırganın sorumluluğunun belirlenmesi, tazminat, toprak bütünlüğü ve uygulanabilir garantilerle birlikte değerlendirilmesi gerektiğini savunuyor. Bu yaklaşımda İslami barış, teslimiyet anlamına gelen geçici bir uzlaşma değil, gelecekteki saldırıları önleyecek siyasi ve askeri koşulların oluşturulması olarak tanımlanıyor.

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu