Orta Doğu’da Dönüşüm: Yeni Güç Dinamikleri ve Aktörler

Orta Doğu’daki güç dengeleri değişirken, yeni aktörler ve dinamikler ortaya çıkıyor. Kriz sonrası gelişmelerin analizi.

Orta Doğu’da İran’ın revizyonist politikaları ile İsrail merkezli güvenlik arayışlarının sarsılması, bölgeyi “eskinin öldüğü, yeninin henüz doğmadığı” bir geçiş dönemine sürükledi. Bu tarihsel boşluk, aynı zamanda yeni çözüm odaklı güç merkezlerinin ortaya çıkışının da habercisi oldu.

Mardin Artuklu Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü Başkanı Doç. Dr. Necmettin Acar, ABD-İsrail-İran çatışmasının ardından Orta Doğu’daki yeni güç dengelerini ve bu dönüşümde öne çıkan aktörleri AA Analiz için değerlendirdi.

İsrail ve ABD’nin 28 Şubat’ta İran’a yönelik başlattığı saldırılar, nisan ayı başlarında büyük ölçüde durdu. Geçtiğimiz günlerde Pakistan’ın arabuluculuğunda imzalanan mutabakat zaptı, diplomatik bir çözüme doğru önemli bir adım olarak değerlendiriliyor. İsviçre’de devam eden müzakereler ise kalıcı bir ateşkes sağlanması açısından kritik bir eşik olarak öne çıkıyor.

Bu savaş, yalnızca Tahran ile ABD ve İsrail arasındaki gerilimi artırmakla kalmadı, aynı zamanda Orta Doğu’nun güvenlik mimarisini yeniden şekillendiren önemli bir dönüşüm sürecini de başlattı. Çatışmanın doğrudan tarafı olmayan fakat krizin seyrinde etkili rol oynayan bölgesel aktörler ve diplomatik yönetimde öne çıkan bazı isimler dikkat çekiyor. Bu yazıda, Türkiye, Pakistan ve Katar’ın kriz sırasındaki tutumları ile İran Meclis Başkanı Muhammed Bakır Kalibaf ve Pakistan Genelkurmay Başkanı General Asım Munir’in muhtemel rollerini analiz etmeyi amaçlıyoruz.

Orta Doğu’da iki düzenin çöküşü, 11 Eylül saldırıları ile başladı. ABD, Irak ve Afganistan’ı işgal ederek bu ülkelerde devlet otoritesinin aşınmasına yol açtı ve bölgeden çekilmesiyle ciddi güç ve güvenlik boşlukları bıraktı. Bu boşlukları revizyonist bir dış politikayla dolduran İran, Suriye, Lübnan, Irak ve Yemen’de kurduğu bağlar sayesinde 2020’li yılların başına kadar bölgede baskın bir aktör haline geldi.

İran tehdidinden endişe duyan aktörler, ABD ve İsrail’in güvenlik garantilerine yönelerek İran karşısında İsrail merkezli yeni bir bloğun oluşmasına zemin hazırladı. Abraham Anlaşmaları ile Körfez ülkeleri, İsrail ile yakınlaşmaya başladı. 7 Ekim sonrası dönemde ise İsrail, ABD’nin askeri ve ekonomik desteği ile birlikte, normalleşen Körfez ülkelerinin zımni onayıyla İran’ın bölgesel vekillerini ve doğrudan İran’ı hedef alarak Tahran’ın 2000 sonrası inşa ettiği nüfuzu ciddi şekilde zayıflattı.

İran merkezli düzenin çöküşü ile birlikte İsrail merkezli yeni bir düzenin belirmesi söz konusuydu. Ancak savaşın ikinci aşaması olarak değerlendirilen 28 Şubat sonrası artan İran misilleme saldırıları, İsrail’i hem askeri hem de diplomatik olarak yıpratırken, yeni bir güç boşluğuna da yol açtı. 7 Ekim sonrası başlayan savaş, başlangıçta İran merkezli düzeni tasfiye edip yerine İsrail merkezli bir düzen kurmayı hedefliyordu. Ancak İsrail’in savaş boyunca aldığı ağır darbeler, bu yeni düzenin doğmadan zayıflamasına neden oldu. Bugün gelinen noktada, bir düzenin çöküşü değil, iki düzenin birden istikrarsızlaştığı bir geçiş dönemi yaşanıyor. Orta Doğu’da eski düzen yıkılmış, yenisi henüz kurulmamış durumda.

İran ve İsrail’in karşılıklı zayıflaması sonucu oluşan güç ve güvenlik boşlukları, ABD ve İsrail saldırıları sonrası İran’da yönetim kademelerinde ortaya çıkan boşluklar ve savaşın çıkmaza girdiği bir dönemde Pakistan’ın sergilediği çözüm odaklı yaklaşım gibi gelişmeler, yeni bölgesel düzende Türkiye, Pakistan ve Katar gibi ülkeleri öne çıkardı. Savaş sonrası dönemde bölgesel etkisini artırması beklenen Türkiye, ortaya çıkan jeopolitik boşlukları doldurma potansiyeline sahip. Türkiye, Pakistan, Mısır ve Suudi Arabistan gibi ülkelerin dâhil olduğu yeni güvenlik mimarisinin şekillenmesinde öncü bir rol üstleniyor. Savunma sanayisindeki ilerlemeleri, bölgesel krizlere çözüm üretme kapasitesi ve Suriye’deki dönüşüm sürecindeki etkin rolü, Türkiye’yi yeni dönemin temel aktörlerinden biri haline getiriyor.

Hem İran hem de İsrail kaynaklı güvenlik tehditlerinden endişe duyan ülkeler, Türkiye’yi bölgesel istikrarın korunmasında kritik bir ortak olarak görüyor. Türkiye’nin askeri caydırıcılığı, siyasi istikrarı ve savunma sanayisindeki başarıları ile bölge ülkeleriyle olan tarihsel ve kültürel bağları, bu algının güçlenmesinde önemli rol oynuyor.

Pakistan, savaşın kilitlendiği bir dönemde tarafları İslamabad’da bir araya getirmeyi başaran ve mekik diplomasisi ile diplomatik çözüme katkıda bulunan bir aktör olarak dikkat çekiyor. Bu performans, Pakistan’ın uluslararası profilini yükselterek, hem Körfez ülkeleri hem de ABD nezdinde stratejik avantajlar sağlamasına yol açtı.

Katar ise İran misillemelerinden diğer Körfez ülkelerine göre daha az etkilenirken, müzakerelerdeki yapıcı tutumu sayesinde profilini yükseltti. İran ile ortak gaz sahası işleten Doha, Hürmüz Boğazı’nın kapanmasıyla ihracat yapamaz hale gelmişti. Ancak diplomatik çözümün başarısıyla küresel enerji piyasalarına yeniden dönme imkânı buldu.

Bu süreçte öne çıkan isimlerden biri de İran Meclis Başkanı Muhammed Bakır Kalibaf. Kariyerine Devrim Muhafızları’nda başlayan Kalibaf, Hava Kuvvetleri Komutanlığı, Emniyet Genel Müdürlüğü, Tahran Belediye Başkanlığı ve Meclis Başkanlığı gibi önemli görevlerde bulundu. Kriz sonrası İran’ın siyasi sisteminde en güçlü aktörlerden biri olmaya aday görünüyor. Rejim içinde güçlü kurumsal bağlantılara sahip olması, onun gelecekte İran’ın sertlik yanlısı bir kadro tarafından yönetileceği bir süreci işaret ediyor.

Asım Munir ise müzakere sürecini yönetmesiyle savaş sonrası en çok konuşulan isimlerden biri haline geldi. Üst düzey uluslararası liderlerin Munir’e yönelik teşekkürleri ve övgüleri, onun hem Pakistan içinde hem de küresel ölçekte tanınan bir figür olmasına yol açtı. Munir, kendine özgü diplomasi yeteneği ve kriz yönetimindeki başarısıyla bölgenin önde gelen politik figürlerinden biri haline geldi.

Orta Doğu’da on yıllardır süren İran revizyonizmi ile İsrail merkezli güvenlik arayışlarının eş zamanlı olarak sarsılması, bölgeyi kritik bir geçiş dönemine hapsetti. Bu tarihsel boşluk, sadece kaosun değil, aynı zamanda çözüm odaklı yeni güç merkezlerinin de habercisi. Türkiye’nin savunma teknolojileri üzerinden kurduğu “güvenlik ihraç eden” sistemi ve Pakistan’ın küresel krizlerde üstlendiği arabuluculuk rolü, bölgenin geleceğinin artık yalnızca yıkıcı güç kullanımıyla değil, proaktif diplomasi ve teknolojik caydırıcılıkla şekilleneceğini gösteriyor. Kalibaf ve Munir gibi asker kökenli figürlerin yükselişi, bu yeni düzende kurumsal hafıza ve askeri disiplinin belirleyici olacağını ortaya koyarken, Katar örneğinde görüldüğü gibi ekonomik güvenlik ve diplomatik esnekliğin de vazgeçilmez unsurlar olacağını gösteriyor.

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu