Batı Şeria’da Sessiz İlhak: Gazze’deki Soykırımın Gölgesinde
Gazze’deki soykırımın etkisiyle Batı Şeria’da ilhak süreci hız kazanıyor. İşgal rejiminin son kararları bölgedeki durumu derinden etkiliyor.
Siyonist işgal rejimi, Gazze’deki soykırım savaşının gölgesinde Batı Şeria’da önemli bir ihlak sürecini başlatmış durumda. İşgal kabinesinin aldığı son kararlar, 1995 Oslo Anlaşmaları ile belirlenen bölgesel ayrımları etkisiz hale getirirken, Filistin topraklarının ilhakı ve Filistin halkının varlığının ortadan kaldırılması yönündeki planların somut adımları olarak değerlendiriliyor. Guardian gazetesi, bu durumu “dünya Gazze’ye odaklanmışken Batı Şeria’nın haritadan silindiği” ifadesiyle dile getirdi.
İşgal rejiminin aşırıcı bakanları Smotrich ve Ben-Gvir’in desteklediği bu kararlar, Batı Şeria’yı üç bölgeye ayıran Oslo sözleşmelerini geçersiz kılıyor. Yeni düzenlemelerle, işgal güçleri A ve B bölgelerinde doğrudan müdahale etme yetkisine sahip olurken, Filistin yönetiminin sorumluluk alanları fiilen ortadan kaldırılıyor. Bu durum, Filistin halkının kendi toprakları üzerindeki en küçük idari ve siyasi varlığını hedef alan sistematik bir saldırı olarak öne çıkıyor.
İşgalin hukuki zeminini yeniden şekillendiren bu kararlar, Batı Şeria’daki toprakların tapu kayıtlarına erişimin serbest bırakılması ve Ürdün döneminden kalma Yahudilere toprak satışını yasaklayan yasanın kaldırılmasıyla pekiştiriliyor. İşgal rejimine bağlı yeni bir tapu dairesinin kurulması, Filistinlilerin asırlık mülkiyet haklarını göz ardı ederek geleneksel topraklarının gasp edilmesine yol açacak. Bu düzenleme, özellikle Batı Şeria’nın yüzde 60’ını kapsayan C bölgesinde Filistinlilerin topraklarından tamamen koparılması anlamına geliyor.
Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Yüksek Komiserliği, bu kararları “Filistin halkının kendi kaderini tayin hakkının ihlali” olarak nitelendirirken, işgalin vahşetini belgeleyen bir başka örnek teşkil ediyor. Ancak BM’nin bugüne kadar işgal rejimini durdurmak için somut bir adım atmamış olması, bu uyarıların sadece teorik bir kınama olarak kalmasına neden oluyor. İşgal rejiminin mülksüzleştirme, zorla göç ettirme ve doğal kaynakları gasp etme politikaları hız kesmeden devam ediyor.
İşgalin yeni dalgası, El-Halil gibi sembolik kentleri de hedef alıyor. Bu şehirde inşaat ruhsatlarının Filistin belediyesinden alınıp işgalin sivil yönetimine devredilmesi, El-Halil Protokolü’nü geçersiz kılıyor. Bu durum, işgalin yerleşimci terörünü kurumsallaştırma ve Filistinlileri kendi şehirlerinde yabancılaştırma stratejisinin bir parçası olarak değerlendiriliyor.
Kudüs çevresindeki Filistin köylerine yönelik doğrudan işgal tehdidi, belki de en tehlikeli gelişme olarak öne çıkıyor. Oslo’da B bölgesi olarak tanımlanan bu köylerin işgali, Kudüs ile Batı Şeria arasındaki coğrafi bağı koparacak ve “Büyük Kudüs” hayalinin gerçekleşmesine katkı sağlayacaktır. Bu durum, iki devletli çözümün hem teorik hem de pratik olarak tamamen sona ermesi anlamına geliyor.
Filistinli uzmanların belirttiği üzere, Batı Şeria topraklarının sistematik olarak ele geçirilmesi, demografik yapının zorla değiştirilmesi ve halkın iradesinin yok sayılması süreci, yalnızca Filistin’in değil, bölgenin geleceğini de tehdit ediyor. İşgal rejiminin bu cüretkar adımları karşısında uluslararası toplumun sessizliği, “uluslararası hukuk” ve “insan hakları” kavramlarının işgal karşısında ne kadar kırılgan olduğunu bir kez daha gözler önüne seriyor. Direniş Cephesi, bu sürecin farkında olarak, işgalin planlarının yalnızca Filistin halkının topraklarına ve kutsallarına sahip çıkmasıyla bozulabileceğini vurguluyor. Batı Şeria’da artık sessiz bir ilhak değil, açık bir hayatta kalma mücadelesi yaşanıyor.




