Göç Sorunu: Sınırlar Değil, Vicdanlar Test Ediliyor
Göç, insanlığı ve toplumları sınayan kalıcı bir gerçeklik haline geldi. Türkiye’nin tarihi yaklaşımı ve Batı’nın güvenlik odaklı politikaları arasındaki çelişkiler ele alınıyor.
Sınırlar değil, vicdanlar test ediliyor
Göç, yalnızca bir insani kriz olmanın ötesine geçerek, toplumların vicdanlarını ve medeniyetlerin değerlerini sorgulayan kalıcı bir olgu haline gelmiştir. Türkiye, Suriye iç savaşı sırasında milyonlarca insana kapılarını açarak bu sınavda önemli bir örnek sergilemiştir. Bu yaklaşım, Osmanlı İmparatorluğu’nun tarihsel sürekliliğinden beslenmektedir; 1492’de İspanya’dan sürülen Yahudilere sunduğu sığınma, Balkanlar ve Kafkasya’dan gelen göçmenlere açtığı kollar, günümüzdeki tutumun temellerini oluşturmaktadır.
Günümüzde Türkiye, UNHCR verilerine göre dünyanın en fazla mülteci barındıran ülkelerinden biri olmaya devam etmektedir. Ekonomik ve toplumsal zorluklara rağmen, göçü yalnızca maliyet perspektifinden değil, aynı zamanda tarihsel sorumluluk ve insani değerler açısından değerlendiren bir bakış açısına sahiptir. Entegrasyon, toplumsal uyum ve ekonomik yük gibi sorunlar elbette mevcuttur; ancak Türkiye, göçü sadece bir güvenlik meselesi değil, insani bir mesele olarak ele almaktadır.
Batı dünyası ise göçü büyük ölçüde bir güvenlik sorunu olarak algılamaktadır. Avrupa Birliği’nin caydırıcı politikaları ve ABD’nin sınırlarına çektiği dikenli teller, insani boyutu göz ardı eden bir yaklaşımı yansıtmaktadır. Bu durum, krizi çözmek yerine derinleştirmekte ve göçmeni bir tehdit olarak kodlayarak onu toplumsal bir özne olmaktan çıkarıp kalıcı bir ‘öteki’ye dönüştürmektedir. Göçün sebepleri arasında yer alan bu ülkeler, çözüm süreçlerinde ise geri planda kalmaktadır.
İran’daki savaş ve Lübnan’daki İsrail saldırıları sonucunda yerinden edilen bir milyondan fazla insan, yeni bir göç dalgasının habercisi olmaktadır. Eğer yeni bir göç dalgası yaşanırsa, mevcut tablo değişmeyecek; korku ve dışlama ile tarihsel hafızadan beslenen bir kucak açma durumu devam edecektir.
İstanbul’daki Fransız Kültür Merkezi’nde, bu konuların ele alındığı bir film gösterimine katıldım. Belçika ve Fransa Konsoloslukları’nın ortaklığıyla düzenlenen Frankofon Film Festivali kapsamında, yönetmen Olivier Meys’in ‘Jahia’nın Yazı’ adlı filmi gösterildi. Bu film, Avrupa’daki göçmen kamplarında yaşayan gençlerin yaşamlarını belgesel tarzında anlatmaktadır. Yönetmenin, iki yıl boyunca Belçika ve Fransa’daki kamplarda yaptığı gözlemler ve oyuncularını doğrudan göçmenlerden seçmesi, filme güçlü bir gerçekçilik katmaktadır.
Film, Belçika’daki bir göçmen merkezinde, Burkina Faso’dan kaçan Jahia ile Belaruslu Mila’nın dostluğu etrafında şekillenmektedir. Sığınma taleplerinin sonucunu bu kampta bekleyen iki genç kız, geçmişten ziyade gelecek kaygısıyla dolu bir yaşam sürmektedir. Biri karamsar, diğeri umut dolu olan bu iki karakter, göçmenliğin iki farklı ruh halini temsil etmektedir.
Bu ‘arada kalmışlık’, Avrupa’daki göç politikalarının en somut sonuçlarından biridir. Ne tam olarak içeride ne de dışarıda olan bu gençlerin, kendi aksanlarıyla kurdukları kırık Fransızca, aidiyetsizliklerini gözler önüne sermektedir. Gösterim sonrası yönetmenin, ‘Bilmediğimiz bizi korkutuyor ve uzaklaştırıyor’ sözü, meseleyi özetler niteliktedir.
Bu korku, politikada, toplumda ve popüler kültürde kendine yer bulmaktadır. Dünyaca ünlü Porto Rikolu rapçi Bad Bunny, şarkılarında göçmenlerin maruz kaldığı dışlanmayı ve görünmezliği dile getirerek geniş bir yankı uyandırmaktadır. ‘For Sama’ adlı yapım, göçün sadece sınır geçmek değil, bir hayatın parçalanması olduğunu en çarpıcı şekilde anlatan eserlerden biridir. Yönetmen Waad Al-Kateab, Suriye’deki savaşın ortasında kurulan bir yuvayı, doğumu ve hayatta kalma mücadelesini tüm gerçekliğiyle izleyiciye sunmaktadır. Benzer şekilde, Aki Kaurismäki’nin ‘Le Havre’ adlı filmi, Avrupa’nın mültecilere mesafeli tutumunu içten bir şekilde eleştirmektedir.
Sinema ve müzik, devletlerin çözemediği krizleri görünür kılmakta ve toplumsal empati üretmektedir. Ancak bu durum, küresel bir çığlığa dönüşememekte; dünya, savaşa ve yıkıma karşı ortak ve net bir duruş sergileyememektedir.
Türkiye ve Ortadoğu Uzmanı Didier Billion, son zamanlarda yaptığı bir röportajda, İran ve Lübnan ekseninde uluslararası hukukun İsrail ve ABD tarafından yok sayıldığını belirtmiştir. Bu durum, Gazze dramında da açıkça görülmektedir. Dünya vicdanı, korku, dışlama ve güvenlik politikaları ile tarihsel hafıza ve insani sorumluluk arasında iki eksende saf tutmaktadır. İran ve Lübnan’daki gelişmeler, bu iki yaklaşımın yeniden sınanacağını göstermektedir. Eğer dışlayıcı politikalar değişmezse, göç yalnızca büyüyen bir kriz değil, kalıcı bir küresel kırılma hattına dönüşecektir. Bu sınavda başarısız olan yalnızca devletler değil, insanlığın kendisi olacaktır.
Kendime not:
* Göç, kültürel bir sınavdır; insanlığın ortak sınavıdır.
* Uluslararası hukuk can çekişmiyor; ölmüştür.
* Savaşa hayır: Özgür Filistin, Özgür Lübnan, Özgür İran, Özgür Orta Doğu.




